TÜP BEBEK 1. TRANSFER

Arkadaşlarıma dertlerimi anlatmaktan korkuyor, onları sıktığımı düşünüyordum. Zaman zaman kabuğuma çekiliyor, zaman zaman kendimi ‘iyi’ olduğuma inandırmaya çalışıyor, rol yapıyordum. Dışarıdaki hayata adapte olamasam da, “mış” gibi yapıyor, çıkıp eğlenmeye devam ediyordum.

Henüz farkında değildim ama, aslında beni en çok ‘iyiymiş gibi davranmak’ yoruyordu.

Uzun bir ara verdikten sonra, tüp bebeğe başlama kararı vermek benim için çok zor olmadı, çünkü bu yolla çocuk sahip olma umudum normalden fazlaydı. Bunu konuşmak bile içime sımsıcak bir umut yayılmasına sebep oluyor, bir yandan da ‘Ya olmazsa’ diye korkuyordum. Tek umudum kalmıştı, onun da yitip gitmesine dayanamazdım.

İnternetten yaptığım araştırmalar sonunda, Fulya’daki ünlü bir tüp bebek kliniğinde karar kıldım.  İçeri adım attığımda, büyük bir kalabalıkla karşılaştım. Umudum yine yeşermişti. Bunca insan yanılıyor olamazdı ya? Artık etrafıma gülücükler saçıyor, ışıl ışıl parlıyordum. İlk muayenede her şey çok güzeldi. Doktoruma göre şansım gayet yüksekti. Yalnız Klamidya enfeksiyonunun tekrardan aktif olup olmadığına bakılması gerekliydi.

Birkaç gün sonra sonuç geldi. Enfeksiyon aktifti… Yeniden 30 gün sürecek bir antibiyotik tedavisine başladık.

Enfeksiyonun temizlenmesinden hemen sonra,  kısa protokolle ilk tüp bebek tedavimiz başladı.

Adetin ikinci günü yumurta geliştirici iğnelere başlayacaktım. Klinikte elime onlarca iğne tutuşturdular. Kendime nasıl iğne yapacağımı anlattılar. Teoride işi kaptım ama kendime ilk iğneyi batırmaya karar vermem ve eylemi gerçekleştirmem dakikalarca sürdü. Yapamadım… Ellerim titredi ve karnımdan birkaç damla kan aktı. Bembeyaz gömleğim kan lekesiyle kirlenmişti işte! Çocuk sahibi olabilmek için, gömleği kan lekesi olmayanlara özendim! Moralim bozuk olduğundan canım iyiden iyiye yanıyordu. İlk iğnemden sonra saatlerce ağladım..

Eşimle öyle büyük bir aşkla evlenmiştik ki, tüm bunların bizi yıpratabileceği aklımızdan bile geçmemişti. Herkes, yaşadıklarımıza rağmen ayakta kalan evliliğimize öyle gıptayla bakıyordu ki,  içimizde kopan fırtınalardan, yaşadığımız iniş çıkışlardan kimsenin haberi yoktu. Aldığım hormonlardan, duygularım bir iniyor bir çıkıyordu. Bir an bir köşede kıvrılıp ortadan kaybolmak isterken, bir an coşkudan kontrolümü kaybedecek hale geliyordum.

Opu (yumurta toplama) günü sanki Nişantaşı’na arkadaşlarla gezmeğe gidiyormuş gibi giyindim, saçıma fön çektirdim. İçim kıpır kıpırdı. Doktor beni gördüğünde yüzü parladı. Ne kadar da pozitiftim. 10 yumurta toplanmıştı. Anesteziden ayıldığımda herkese allahaısmarladık derken “çocuklarıma iyi bakın, size emanetler!” dedim.

Ertesi gün minnoşlarımdan haber geldi. 10 yumurtadan 5’i döllenmişti.

Embriyoyu 5. Gün, yani blastokist aşamasında koyacaklarını umarken, ikinci gün klinikten ani bir telefon geldi. Embriyolardan yalnızca biri dörde bölünmüştü. Diğerlerinin bölünmeleri düzgün değildi.  Acil transfer yapılması gerekiyordu çünkü dışarıda yaşayacak kadar güçlü ve kaliteli değillerdi. Beşinci gün, güçlenmiş ve %60 tutunma şansına sahip bir embriyoyu rahime koymaktansa, 2. Gün zayıf, %20 tutunma şansı olan bir embriyoyu transfer edecek olmaları moralimi iyice bozmuştu. İş yerinden apar topar çıktım, annemi aradım ve yola koyuldum. Transfer yapılmadan önce sinirlerim iyice bozulmuştu, neden ikinci gün transfer olacak diye ağlayıp duruyordum. Embriyom henüz, fallop tüplerinden geçme aşamasındaydı! Konuyu açıklığa kavuşturması için embriyoloğu odama yolladılar. Gözlerimden yaşlar akıyordu. Transfer için idrara sıkışık olmak gerekiyordu ve bu bile sinirimi bozuyordu artık! Bir gecelik bir zevkle anne olabilenlere özenim iyice depreşiyordu böyle anlarda! Neden bu kadar canım yanmak zorundaydı! Artık içime koyacakları embriyonun benimle kalmayacağından adım gibi emindim.

Transfer masasına oturduğumda, gözüm hiçbir şey görmüyordu. Stresten dolayı canım çok yanıyordu. Eve döndüğümde kimseyle tek bir kelime bile etmedim. Yatağıma yatıp dinlenmeye koyuldum. Beşinci gün tekrardan işe başladım. Ama çalışmam mümkün değildi. Günler geçsin ve test günü çabucak gelsin istiyordum. Hamileymişim gibi dikkat ediyor, ağır ağır hareket ediyordum. Bu bile hayatımı boş yere kısıtlıyormuşum hissine kapılmama ve sinirlenmeme sebep oluyordu!

Test gününü beklerken kilo almaya başladığımı fark ettim. Daha ilk tüp bebek hormonlarından dört kilo almıştım bile! Etrafıma dehşet saçıyordum. İçimde hormonlar ve umutsuzluğun yarattığı fırtınalar kopuyordu. Sinirlerime hâkim olamıyordum. Çoğu zaman kan beynime sıçrıyordu, etrafıma saldırıyordum.

Transferin onuncu gecesi ateşim 38’e çıktı ve sıtmalandım. Tir tir titriyordum. Eşime beni ısıtması için sarılmasını rica ettim.  Vücudum bir şeylere tepki veriyor gibiydi. Karnımda olduğunu hayal ettiğim miniğime bir şey olacak diye çok korkuyordum. Gece yarısı hemşireyi aradım ve hemen ateş düşürücü ilaç almamı söyledi. Geceyi bu şekilde atlattık.

İnternette, aynı klinikte transfer yaptırmış kızlarla hiç görüşmemiş olmamıza rağmen, gerçek hayattaki dostlarımızdan daha iyi anlıyorduk birbirimizi. Tek yürek olmuştuk, test sonucumuzu bekliyorduk. Aramızdan ilk transfer olan arkadaşımızdan negatif haberi aldığımda, gözlerimden akan yaşlara hâkim olamadım. Onu hiç tanımıyordum, ama çok iyi anlıyordum. Yaşı benden büyüktü ve fazla zamanının kalmadığını düşünüyordu.  Yola beraber çıkmıştık ve ben ilerlerken onu yol kenarında bırakmış gibi hissediyordum.

Çok geçmeden ben de negatif haberi aldım. Büyük umutlarla başladığım tüp bebek maceram, öncekilerden daha uzun, daha zorlu bir yolculuk olacaktı. İğneler ve aldığım hormonlar günden güne psikolojimin sağlam kalan yerlerini kemiriyor, beni “ben” olmaktan çıkarıyordu.